Bazı zamanlar bin yıl gibi gelirken nasıl oluyor da bazı zamanlar bir kuşun kanadını çırpması kadar kısa ve büyüleyici değil mi? Bazı anlardan arkamıza bile bakmadan kaçmak isterken bazı anların içinde kalabilmek için ömrümüzün tamamını vermeye hazırda bekleriz… Aslında her ikisinin de birbirinden hiçbir farkı yok.. Birisi geçip giderken kekremsi bir tat bırakır diğeri ise çilek kokulu bir çikolata misali.
Yaşadıklarımızı sınıflandırmadan kabul ettiğimiz o an işte her şey şekillenmiyor mu hayatımızda. Sayılı nefesimizde iyi ve kötüyü, güzeli ve çirkini bir araya getiren bu yolda ötekileştirmeden farkına varmak bu yolu daha anlamlı kılmıyor mu?
Karşımızdaki insanları kendimize benzetme sevdamız bizi aslında köleleştiriyor bana sorarsanız. Bir gülden sırf fal bakabilmek için papatya olmasını beklemek ne kadar doğru? Değişmek dönüşmek hayatın doğasında var fakat özümüzü kaybetmeden değişmek ve dönüşmek. Hiç olmayan bir insanın hiç olmayacağı birisine dönüşmesini beklemek ah ne acı, ne imkânsız bir çaba.
Dünyamızı anlamlı kılmak için hep bir adım bekleriz ya hani, aslında bir adım atsak her şey yoluna girecek. Ama beklentilerimiz her zaman karşı tarafa yönlendirme isteğimiz hep baki kalır. Aslında beklenti umudumuz kendi içimizde bir yerde, bulmamız bazen zaman alır, yorar biliyorum ama o hazineyi bulduğumuz o an bütün hayatımız değişir. Hep en ideali arıyoruz. İdeal olanı kim belirliyor peki bu kıyasın kazananı kim ve kime göre? Tek düze bir dünyanın içinde debelenip gidiyoruz. Farklı olan sevilmeyen farklı olan dışlanan farklı olan ayrık otu misali..
Ama bence her insanın kendi hayatının var olma savaşını kazanması, kendi karanlığındaki ışığı keşfetmesi, en sarp yollardan geçip vadiye ulaştığında yolunda yolcunun da kendisi olduğunu anladığı en değerli AN değil mi?..


Yorum bırakın