LAVANTA TAHTI VE AY KÖKÜ

By

Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, kuşların hükümdarlara öğüt verdiği, yıldızların geceleri yeryüzüne inip çeşme başlarında kaderlerini yıkadığı, göğün yedi katına gümüş merdivenlerin dayandığı, bulutların sır sakladığı; ne dünyanın bugünkü kadar yorgun olduğu, ne de insanların kalplerini kilitlerle kapattığı çağlarda; dağların konuştuğu, nehirlerin türkü söylediği, ay ışığının saray pencerelerine inci taneleri gibi düştüğü vakitlerde bir âlem varmış.

Bu âlemde mevsimler yalnızca gelip geçmez, tahtlara otururmuş. Bahar, zümrüt taçlı bir sultan gibi kırların üzerine iner; yaz, altın işlemeli kaftanını güneşe giydirirmiş. Sonbahar, amber kokulu mektuplar bırakırmış yaprakların arasına. Kış ise beyaz sakallı bir bilge gibi sessizce yürür, her şeyi düşünmeye davet edermiş.

İşte o vakitlerde birbirine komşu iki büyük memleket varmış. Bunlardan biri göğe yakınmış. Saraylarının kubbeleri yıldızlara değecek kadar yüksek, kütüphaneleri denizlerden daha derin, âlimleri geceleri ayla sohbet edecek kadar bilgiliymiş. Bu ülkeye halk arasında Semâverd denirmiş.

Diğeri ise toprağa yakınmış. Bağları bereketli, ovaları sonsuz, buğday başakları altın gibi parıldayan, çeşmelerinden bal tadında sular akan bir memleketmiş. Ona da Hâkistan derlermiş.

Semâverd’in hükümdarı genç bir sultanmış. Adı Emir Nâsır’mış. Uzun boylu, ince yapılı, omuzlarına kadar uzanan kumral saçlara sahipmiş. Gözleri ise garipmiş; bazen gök mavisi, bazen gümüş rengi görünürmüş, kimi zaman yağmur öncesi gri, 

kimi zaman da gece yarısı denizleri gibi lacivertmiş. Adeta yıldızlar gözlerinde dans eder, bakanı büyülermiş. İnsanlar onun gözlerinde gelecekten parçalar gördüklerini söylerlermiş. 

Saray terzileri onun için göğün renklerinden kaftanlar dokurmuş. Kaftanlarının eteklerinde kuş motifleri bulunurmuş; çünkü ruhunun daima özgürlüğe uçtuğuna inanırmış. Mavi atlaslar, gümüş işlemeler, ay ışığında parlayan düğmeler…Herkes bilirmiş ki Sultan Nâsır’ın ruhu hiçbir yere ait değilmiş. Nâsır, diğer hükümdarlara benzemezmiş. Savaştan çok fikirleri sever, gelenekleri sorgular, gökteki yıldızların dizilişinden yeni yollar bulmaya çalışırmış. Sarayında yüzlerce mucit, şair ve bilgin yaşarmış. Onu tanıyanlar bilirmiş ki Sultan Nâsır’ın yalnızlığı bu kalabalık sarayda en büyük hükümdarmış. Nâsır geceleri sarayın en yüksek burcuna çıkar, yıldızlara bakarak iç çekermiş. Çünkü bütün bilgeliğine rağmen kalbinde tarif edemediği bir eksiklik varmış.

Öte yanda Hâkistan’ın hükümdarı ise Sultan Leyra imiş. Leyra, toprak kadar sabırlı ve dağlar kadar vakurmuş. Uzun siyah saçlarını altın taraklarla ördürür, zümrüt taşlarla süslü taç takarmış. Taktığı her mücevher bir güzelliğin nişanesiymiş. Gözleri kahverenginin en sıcak tonundanmış; bakan herkes kendini güven içinde hissedermiş. O, sarayının bahçelerinde güller yetiştirir, çiftçilerin sorunlarını dinler, halkıyla aynı sofraya otururmuş. Kaftanları yedi kat semadan bin bir renkli çiçeklerle bezeliymiş. Etekleri yürüdüğü toprağı uyandırırmış. Leyra gösterişten çok kökleri severmiş. Nâsır ise göğü.  Nâsır değişimi seviyormuş, Leyra istikrarı. Nâsır gerçekleri, Leyra hayalleri. Kader, birbirlerine hiç benzemeyen bu iki hükümdarı aynı satıra yazmaya karar vermiş. Zamanın uçsuz bucaksız deryasında zaman o kadar bükülmüş ki; bir gece ay göğün ortasında dev bir inci gibi asılı dururken Nâsır tuhaf bir rüya görmüş. Rüyasında sonsuz bir lavanta tarlasında yürüyormuş. Mor çiçekler ufka kadar uzanıyormuş. Tam ortada ise altın bir kapı varmış. Kapının önünde bir kadın durmuş. Yüzünü seçemiyormuş ama sesini duyabiliyormuş. “Kıbleni  toprağa çevir.” demiş kadın. Nâsır uyandığında kalbi hızla çarpıyormuş.

Ertesi gün sarayın müneccimleri çağrılmış. Baş müneccim: “Bu divaneliktir hükümdarım.” demiş. Nâsır gülmüş. Öyle bir gülmüş ki nefesi kaf dağındaki ağaçların dallarını kırmış. Sonra tekrar, tekrar ve tekrar aynı rüyayı görmüş. Semâverd’deyaşayan Şemseddin adında bir derviş varmış. Çareyi ona gitmekte bulmuş. Nâsır ona “Kalbimde bir boşluk var.” demiş. Şemseddin gülümsemiş. “Sevgiye yer açılmış.”demiş. 

Nâsır ilk kez bu kelimeyi duyunca sessizleşmiş. Savaşlardan korkmamış, ihanetlerden korkmamış ama aşktan korkmuş.

“Aşk mı? Ben bir hükümdarım.” demiş Nâsır. Derviş başını eğmiş. “Aşk da hükümdardır.” demiş.

Aynı gece Leyra da rüya görmüş. Toprağın altında binlerce kök birbirine bağlanıyormuş. Köklerin tam ortasında gümüş bir ağaç yükseliyormuş. Dallarında yıldızlar yetişiyormuş. Ve ağacın tepesinde bir adam duruyormuş. Adam: “Göğün yalnızlığı toprağın sevgisiyle iyileşir.” demiş. Leyra sabah uyandığında kalbinin derinlerinde açıklayamadığı bir sıcaklık hissetmiş. 

Çokça zamandan sonra iki ülke arasında büyük bir ticaret tertip edilmiş. Semâverdsarayının mermer salonu binlerce mumla aydınlatılmış. Kapılar açılmış ve Leyra içeri girmiş. O an zaman durmuş. Nâsır ilk kez rüyasındaki sesi tanımış. Leyra ise yıllardır unutamadığı adamın gözlerini görmüş. Uzun süre ve sessizce birbirlerine bakmışlar. Bir divan şairinin yıllarca yazacağı kadar çok şeyi tek bakışta anlatmışlar. Sonraki yıllar boyunca ülkeler arasında dostluk da iki hükümdar arasındaki aşk da alevlenmiş. Fakat aşkları büyüdükçe engeller de büyümüş. Danışmanlar karşı çıkmış, soylu aileler karşı çıkmış, komşu devletler korkmuş. Çünkü iki ülkenin birleşmesi dünyanın dengesini değiştirecekmiş. Böylece Leyra ve Nâsır birbirlerine kavuşamadan yıllarca beklemek zorunda kalmışlar.

Bir gün Nâsır büyük bir hediye hazırlatmış. Semâverd’in tüm bahçıvanları çağrılmış.

Binlerce lavanta fidesi yetiştirilmiş, özel kristal sandıklara yerleştirilmiş.

Sandığın içine ise şu beyit bırakılmış: “Göğün mor sessizliğini toprağın kalbine emanet ediyorum.”

Hediye Hâkistan’a ulaştığında Leyra uzun süre konuşamamış. Rüyasında gördüğü lavantaları hatırlamış. O da karşılık vermek istemiş. Ülkesinin en yaşlı bilgesini çağırmış. Bilge ona efsanevi bir emanetten söz etmiş. Ay Kökü…

Söylenceye göre dünyanın ilk ağacından kalan bir parçaymış. Karanlıkta yıldız gibi parlıyor, sevgiyle tutulan ellerde ışık saçıyormuş. Leyra bu kutsal emaneti altın bir kutuya koydurmuş. Ve Nâsır’a göndermiş. Kutuya şu notu bırakmış: “Göğe uzanan her dalın kökü toprağın kalbindedir.”

Nâsır hediyeyi gördüğünde gözleri dolmuş. İlk kez biri onun yalnızlığını anlamış.

Fakat kader son sınavını hazırlıyormuş. Bir gece iki ülkenin arasında bulunan Kadim Sis Ormanı’ndan korkunç bir karanlık yükselmiş. Rivayete göre asırlardır uyuyan Gölge Dev uyanmış. Ormanları kurutuyor, nehirleri karartıyormuş. İki ülke tek başına mücadele edememiş. İlk kez ordular yan yana durmuş. Bilginler ve çiftçiler omuz omuza çalışmış. Göğün bilgisiyle toprağın sabrı birleşmiş. Lavanta bahçelerinden geçmişler, ay ışığı ormanlarından geçmişler. Leyra ve Nâsır ilk kez yan yana yürümüşler. İlk kez birbirlerine hikâyelerini anlatmışlar. Birbirlerini ne kadar sevdiklerini anlamışlar. Nihayet Gölge Dev sevginin ışığıyla yok olmuş ve karanlık yenilmiş. Çünkü korkunun en büyük düşmanı sevgidir.

Büyük zaferden sonra halk meydanlarda toplanmış. Yıllarca ertelenen gün gelmiş.Nâsır ile Leyra aynı tahtın önünde durmuşlar. Gökyüzünden mor lavanta yaprakları yağmış. Topraktan gümüş çiçekler açmış. Dünya adeta bu kavuşmayı kutluyormuş.

Nâsır Leyra’nın ellerini tutmuş. “Ben göğü aradım.” Leyra gülümsemiş. “Ben toprağı korudum.” demiş.

Böylece Semâverd ile Hâkistan birleşmiş. Yeni ülkenin adı Mîhristan olmuş. Sevgi diyarı. Göğün özgürlüğüyle toprağın sadakati birleştiğinde, ortaya yalnızca bir devlet değil, bir masal çıkmış.

O masal hâlâ yıldızların arasında fısıldanmaya devam edermiş.

Gök sustuğunda lavantalar anlatırmış. Toprak uyuduğunda kökler hatırlarmış. Sevginin kıymetini bilen herkes de bu hikâyeyi kalbinde taşırmış.

Sevgi yalnızca kavuşmak değildir, sevgi, beklemektir, anlamaktır, fedakârlıktır. 

Bir insanın kalbine zarar vermemek için kendi gururundan vazgeçmektir.” 

Ve rivayet olunur ki; Bugün bile lavanta tarlaları arasında yürüyenler bazen iki siluet görürmüş. Biri mavi kaftanlı, biri altın işlemeli. Yan yana ve sessizce gökyüzüyle toprağın kavuştuğu ufka doğru yürürlermiş. 

 

 

 

Gök kubbenin altında,

zamanın ötesinde,

bir varmış,

bir yokmuş…

 

 

Posted In ,

Yorum bırakın