İnsanı ayakta tutan şey çoğu zaman varlık değil, eksildikçe farkına vardıklarıdır.
Bir gün sofradaki tuz biter. Elin her zamanki alışkanlıkla uzanır. O an bir tutam tuzun bütün yemeğin kaderini nasıl değiştirdiğine tanıklık edersin. Bir gün evin sessizleşir. Daha düne kadar varlığını fark etmediğin bir ses eksilir; bir kapının açılışı, bir fincanın masaya bırakılışı, annenin mutfakta bir şeyler ararken çıkardığı o tanıdık gürültü, sevgilinin tonlaması.. Hiç sizden olan bir sesin yokluğuyla sınandınız mı?.. Korkunç bir imtihan..
Yokluk denince çoğumuzun aklına para gelir. Oysa yokluk, paranın çok ötesinde bir coğrafya benim nezdimde. İnsanın içinde kurulmuş görünmez bir ülke. Sınırsız, pasaportsuz.. Bir sabah uyanır ve kendini o ülkenin vatandaşı olarak bulursun..Yolbilmez, iz bilmez, oradan oraya savrulursun..
Kimi zaman cebindeki son bozukluk, kimi zaman da yıllardır dönmeyen bir telefon.
Uykulu bir çocuğun beklediği baba, enkaz başında bekleyen annenin içinde büyüyen boşluk. Sevdiğin birinin adını artık yüksek sesle söyleyememek.
Her ayrılık biraz ölüm gibi. İnsan, sevdiğinin yokluğunda yalnız onu kaybetmez; onunla birlikte olduğu kişiyi de kaybeder. Geçen yine bir makalede okuyorum (instagram reels) J Diyor ki zât; yası sadece ölümler peşine yaşamayız. Beynimiz bir insanı artık tamamen kaybettiğimizi anladığında bu kişi hayatta olsa dahi ölüm gibi yas tutar. Ruha da bunu işler. Evet kaynağı yok ama sizin de aklınızda, kalbinizde bazı parçalara uyum sağladı bu köksüz bilgi biliyorum.
Dünyanın öte ucunda, ışıklı caddelerin göbeğinde yaşayan bir kadın düşünelim.Dolabında onlarca elbise, raflarında çeşit çeşit parfüm olsun. Aynanın karşısına geçsin ve her sabah sürdüğü kırmızı rujunu bulamasın. Bu küçük eksiklik yüzünden canı sıkılsın. Eleştiriye nasıl da müsait bir durum değil mi? İlk bakışta oldukça önemsiz. Ama değil. Çünkü o kadın için o ruj, belki de kendini iyi hissetmenin sembolü. Belki ilk maaşıyla alındı, belki annesinden kaldı. Belki de yalnızca alışkanlık. İnsan alıştığı şeylerin yokluğunu büyütür. Diğer taraftan dünyanın başka bir köşesinde, Filistin’de bir çocuk düşünelim. Günlerdir aç, dudakları kurumuş, gökyüzüne bakıyor. Bir damla suyun, bir lokma ekmeğin hayalini kuruyor. Bir gece korkmadan uyumanın. Bir sabaha bomba sesi olmadan uyanmanın.
Bu iki yokluk aynı mıdır? Asla.. Ama ikisi de gerçektir. Yokluğun matematiği yoktur.Acılar yarışmaz. Bir insanın rujunu kaybetmesiyle bir çocuğun suya ulaşamaması aynı ağırlıkta değildir elbette. Ama her insan kendi boşluğunun içinde yaşar. Herkes kendi karanlığını taşır. Birinin karanlığı mum ışığı kadardır. Bir diğerinin karanlığı bütün ufku kaplar. Ama ikisi de neticede karanlıktır. Peki bu karanlıklar ayıran nedir? Acıların asilliğidir. Asil bir acı, sadece asil insanlara nasip olur. Dağına göre kar, taşıyabileceğin kadar odun meselesi..
Dostoyevski’nin dediği gibi insan her şeye alışır. Ve insanlığın en korkutucu gücü budur. Açlığa, yalnızlığa, sessizliğe, yok sayılmaya, beklemeye hatta bazen mutsuzluğa bile alışır. Alışmayı da iyileşmekle karıştırmamak gerekir. Bu sadece yaranın üzerine ince bir tülbent örtmektir. Altında sızı hala capcanlıdır.
Yokluk da böyledir. İnsan bazı yoklukların tülbentini ömür boyu başında taşır. Bir yetim, kırk yaşına gelse de kalabalıkların içinde babasını arar. Annesini kaybeden biri, altmış yaşında bile güzel bir haber aldığında telefonu kaldırıp onu aramak ister.
Bu boşlukların yaşı olur mu? Olmaz. Çünkü sevgi, ölümden uzun yaşar.
Bazen sevgiye susarız, bazen anlaşılmaya, bazen bir çift güzel sözü yıllarca bekler, bazen de bütün hayatını tek bir “yanındayım” cümlesine hasret geçiririz.
Merhamet yokluğunu bildiniz mi? Bugün kalabalık şehirlerde binlerce insanın arasında yürüyen milyonlarca yalnız insan var. Birbirine omuz değdiren bedenler, birbirine ulaşamayan kalpler…
Sosyal medyada zerre miskal merhamet, sevgi görebilmek için pazarlığa sunulmuş bedenler; yüzlerce beğeni, mesaj alan ama içlerinde onun tek bir derdini anlamayacak ona merhametin kırıntısını veremeyecek kalabalık.. Modern dünyanın en büyük yoksulluğu belki de budur. Sevgiye ulaşamamak, anlaşılmamak, dinlenmemek ve dahi görülmemek.
Ekmek bir şekilde bulunuyor. Legal ya da illegal. Ev de iş de. Sizi anlayan gözlerle bakan bir yürek ise çabasız gelen bir nasip. Bu yüreğe denk gelmediyseniz dünyanın en kalabalık meydanı size çöl olur.
Bazı yokluklar da insanı büyütmez, yorar. Bir çocuğun yatağa aç girmesi mesela…Bir annenin ilaç alamaması, bir yaşlının yalnız ölmesi…Bunlar insanı olgunlaştıran hikâyeler değildir. Bunlar dünyanın utancıdır. Ve biz bazen o kadar kendi eksiklerimize dalıyoruz ki başkalarının uçurumlarını göremiyoruz. Bir bardak kahveyi beğenmediğimiz günlerde, birileri temiz su bulmak için kilometrelerce yürüyebiliyor.
Canımız sıkıldığı için yemek yemediğimiz saatlerde, birileri yiyecek bulamadığı için aç yatıyor. Ama bu gerçekler, bizim acılarımızı değersizleştirmiyor. Bize daha geniş bir pencere açıyor. İnsan olmak biraz da başkasının yokluğunu hissedebilmek olmalı.
Merhamet tam da burada başlıyor. Bir başkasının eksikliğini kendi kalbinde duyabildiğin yerde..
Ruhunuzu sıkıp sıkıp bıraktım biliyorum ama yokluk coğrafyasında yokluktan kaçabilen ilahlığını ilan etsin. Dileğim yeri dolacak yokluklarla imtihan olmanız..


Yorum bırakın