İnsan bazen hayatındaki en büyük dersi kütüphaneler dolusu kitaplardan değil, atalardan, dedelerden, 41 ejderha gücündeki pirlerden değil her gün yanından geçtiği dilsiz bir çiçekten öğrenebiliyor. Ben bunu on ikinci öğretmenlik yılımda fark ettim.
Her eğitim-öğretim yılının başında kendime bir çiçek alırım. Yeni bir defter açar gibi, yeni umutlar koyarım pencere kenarına. Sanki o çiçek yaşarsa yılım da güzel geçecekmiş gibi gelir. Buraya kadar çok tatlı evet ama bu güzellik beni garip bir döngünün içine aldı. Her yıl aynı özen, aynı ilgi, aynı telaş…Hanımefendinin suyu tam zamanında verilir, yaprakları tek tek silinir. Güneşi hesaplanır, yeri değiştirilir.Yanından geçerken öyle vurup geçilmez hani. Nazlıdır, ballıdır. Gönlü yapılır hatta o gün günümdeysem türküler, şiirler okunur. Sonra bu hanım bir sabah hiç hazırlıksız olduğum bir anda soluverir. Senelerce bu döngü sürdü, gitti. Dile kolay tam tamına 12 yıl.
Neyse bendeki bu öksüz umudun gözü kör olmasın ben bu devrettiğimiz sene yine gittim güzel bir saksı çiçeği aldım. Arkadaşı yukarıda görüyorsunuz.
Hayatın beni paspasla dövdüğü bir sene olmasından mütevellit ben bu arkadaşla ilgilenemedim. Günler oldu suyunu geciktirdim. Kapkaranlık odalarda unuttum. Öğrenciler vurdu düşürdü, kalan sağlar bizimdir deyip parçalardan lego çiçek yapar gibi birleştirip kendi kaderine bıraktım. Bırakın türküleri, şiirleri göz ucuyla nazar dahi etmedim. Ve ne oldu anladınız. Ölmedi. Evet ölmedi. Tam tersine, her gün biraz daha yeşerdi. Her sınıfa girişimde kafasını uzattı bak ben de buradayım mendebur kadın dedi. Neyse işin fırfıriği. Siz şimdi onu da bilmezsiniz. Gidin araştırın ben çok önemli tespitlerimi ölümsüzleştireğim sizin için şimdi. Öhöm öhöm..
Velhasıl anladım ki bazen sevgi ile müdahale etmeyi birbirine karıştırıyoruz. Bir şeyi çok sevmek, ona sürekli dokunmayı gerektirmiyor. Hatta bazı güzellikler, üzerine fazla eğildiğinizde güneşini kaybediyor.
Toprağı her gün eşelerseniz tohum filizlenemez. Kelebek, kozasından çıkarken yardım ederseniz uçamaz. Deniz kıyısındaki kumu avucunuzda sıkıca tutmaya çalışırsanız parmaklarınızın arasından akıp gider. Çok sevdiğiniz birinin gözlerinin içine bakar her elini attığında koşarak el uzatırsanız bir gün artık görünmez olursunuz. Biraz da yazıya isot atalım.
İlişkileri sürekli kontrol ederek koruyacağımızı sanıyoruz. Çocuklarımızın önündeki bütün taşları kaldırırsak daha mutlu olacaklarını düşünüyoruz. Hayallerimizin peşinden koşarken onlara nefes alacak bir boşluk bırakmıyoruz. Kendimizi bile sürekli eleştiriyor, sürekli düzeltmeye çalışıyoruz. Başarı yüzdemiz de bakkal Mehmet amcanın veresiyeleri toplama yüzdesiyle aynı. Peki hayat bu kontrollerden sıyrıldığında nasıl olurdu sizce?
Hayatın en güzel tarafı, her şeyin bizim kontrolümüzde olmaması bence. Çünkü çiçekler kendi zamanında açıyor. Meyveler kendi mevsiminde olgunlaşıyor. İnsan da ancak hazır olduğunda değişiyor. Ne bir gün erken…Ne bir gün geç…
Açıkça konuşmak gerekirse ben insan ilişkilerimde bu bağlamda çok bir yol kat edemedim ama artık okuldaki çiçeğime eskisi gibi telaşla yaklaşmıyorum. Suyunu veriyorum. Işığını almasını sağlıyorum. Gerisini ona bırakıyorum.
Bazı şeyler emek ister. Bazı şeyler sabır. Ama bazı şeyler…Sadece biraz mesafe.
Hayat, her zaman daha çok dokunana değil; ne zaman geri çekileceğini bilene çiçek açıyor.


Bir Cevap Yazın